1/18/2012

İyi Akşamlar Türkiye...

  Gündemle ilgili konuşmayanın boş işler müdürü,konuşanın halk kahramanı sayıldığı abuk sabuk bir ortamdayız şu an. Halk kahramanı olmak gibi bir niyetim yok,ama bazen insan çok fazla sustuğunu hissediyor. “Ülke elden gidiyor,vay efendim millet uyutuluyor,yok nerde devlet nerde adalet ?!!!” gibisinden klişe laflar etmeyeceğim çünkü bunları duya duya kusacak hale geldik. Devlet orada,kendince kurduğu adalet sistemiyle bir takım saçmalıklar yapmakta. Millet,bir kısmı aslan kesilmiş mantıklı düşünmeden oraya buraya saldırmakta,bir kısmı susup aman etliye sütlüye karışmayayım kafasında,bir kısmı doğru konuşmakta fakat kendi köşelerinde.
  Düzgün mü,doğru mu peki bu gidişat ? Öyle trajikomik olaylar yaşanıyor ki art arda birini sindirmeden öbürü bastırıyor. Çok geriye gitmeye ne hacet,daha üzerine ancak bir hafta geçen 19 Mayıs kutlanmasın muhabbeti. Sebep;soğuk olurmuşmuş. A,özür dilerim sadece Ankara’da kutlansın denmişti,haksızlık etmeyeyim. Ki Ankara ülkenin en soğuk illerinden biriyken mantık çerçevesine sığıyor elbette bu açıklama. Sonra yarıyıl tatilinde Umre muhabbeti vardı,adam gibi Avrupa ülkelerine gidip doğru dürüst dil kazandıramamışken 14-15 yaşlarındaki çocuğun hacı olması gerek,lütfen,öyle demeyin. Sonra sanat da terördür diyen bir bakancığımız vardı ki ona şurada çok güzel bir şekilde tepkilerini vermiş sanatçılar,üzerine bir şey söylemek düşmez. Sonra dün baş gösteren olaylardan en gündeme oturmuşu,Hrant Dink mevzusu. Ne biçim Türk’sün sen be dediğinizi duyar gibiyim ama önce bir sakin olun ve mouse imlecini kapatma düğmesinden çekin,söyleyecek birkaç şeyim daha var. Türk’üm evet ama Türklük Ermeni diye öldürülen bir gazetecinin katillerinin ortada dolaşmasına göz yummak değil,olamaz,olmamalı. Yarın Taksim’den Agos’a bir yürüyüş olacak,lanet olası bir jilete basıp iki parmağımı kesmiş olmasaydım ben de katılacaktım ancak topal bir şekilde katılamam. Ama bu yazıyı okuyan ve imkanları el veren bir iki duyarlı insan varsa,oraya gidin. Tekrar ediyorum olay Ermeni olması,söyledikleri,düşünceleri değil. Asıl olay ortada bir cinayetin olması ve adaletimizin hala gözlerindeki bandı çıkaramaması. Sonra sözüm ona din özgürlüğü,hala üzerimizden atamadığımız lanet homofobimiz ve niceleri...

  Başta bahsettiklerim kendim için de geçerli,gördüğünüz gibi ben de köşemden konuşabiliyorum sadece. Bence siz de önce iğneyi kendinize batırmayı deneyin,belki bir çok şey açıklığa kavuşabilir. 

  İyi akşamlar Türkiye,uyumaya gitmeden önce sütünüzü içmeyi unutmayın,yoksa güzel düşler yerine kötü kabuslar peşinize takılabilir…

Minikbirnot:  Söylemek istediklerimi aslında bir adam,kocaman bir adam küçük bir şarkıya sığdırmış,hayatı boyunca barışı savunan ama serseri bir kurşunla hayatını kaybetmiş kocaman bir adam...

Şarkı için ;

Çeviri için ;

1/16/2012

Araf

Uyku öncesi bir hayat benimki
Ne uyuyup rüyamı yaşayabiliyor,
Ne de uyanıp gerçekleri görebiliyorum
Kendi arafımda sıkışıp kaldım
Hiç gelmeyen sabahımı bekliyorum...

1/08/2012

Fetüs

  İnsan büyüdüğünü yahut değiştiğini fark eder mi ? Saçının her gün kaç santim uzadığını,her gün ne kadar uyuduğunu,ne kadar düşünüp ağladığını ?.. Fark etmeden değişiyor insan,ben de değiştim biraz. Nasıl hissedeceğini bilemeyen,yaşamına yön veremeyen,kendini kontrol edemeyen aciz bir tip oldum çıktım. Kimsede suç aramıyorum aslında,hayır,kendimde de aramıyorum çünkü biliyorum ki sorgulamadığın zaman yaşayabiliyorsun ancak. Sorgulayınca birer birer açılıyor zindanlar ve kendini onların yargısının ortasında buluveriyorsun,tıpkı kimsesiz,ıslahevine tıkılmış bir çocuk gibi.
  
  Gün geçtikçe artıyor baş ağrılarım,gün geçtikçe bu berbat patırtısı daha da çekilmez hale geliyor insanların. Düşünüyorum,düşündükçe yoruluyor,kayboluyorum. Devirdiğim kaleleri tekrar inşa etmekten çok yoruldum,usandım. Ama ne ben,ben olmaktan vazgeçebildim ne de etrafımdakiler beni anlamamaya çalışmaktan. Uzun bile yazamıyorum artık,sanırım kendim olarak kalacağım diye diretirken elimde olanı çok yıpratmışım. Her gece peşine düştüğüm ve ölesiye inandığım düşlerim kadar bile gerçek gelmiyor bazı şeyler. O yüzden her gece yeni bir düş dileği ile dalıyorum uykularıma… Ve bitmesin istiyorum,belki bir gün uyanmam diye…

12/31/2011

Devrik Aşk Sözcükleri

Ben seni benzetmelerin ardına saklıyorum
Sen beni gizli öznelerin
Cümlelerimizde bile varolamıyoruz doğru dürüst
Ve hala ilk günkü gibi
Sen beni arka cebine koymak istiyorsun
Bense inatla "bir şey" olmak hayatında...


26.12.11
00.49

12/17/2011

Jiletlenmiş Umutlar

  Hiç intihar etmeyi denediniz mi ? Ya da en basitinden bir bileğinizi kesmeyi ? Büyük ihtimalle cevabınız hayır,mazoşist değilsiniz en nihayetinde. Çoğunuz kendine zarar vermek yerine etrafına zarar vermeyi tercih ediyor,ki bu sizin için daha mantıklı,değil mi ? Bence intihar sanıldığı ve düşünüldüğü aksine güçsüzlük değil,güçlülük sonucu doğan bir şey. Kim hayatını sonlandırmaya cesaret edebilir ki ? Ben edemem sanırım,kendimi hiç o kadar güçlü düşünmedim,düşünemedim. Ama dediğim gibi,intiharı genelde hayattan bezmiş,artık dayanamayan insanların bulabildiği tek çıkış yolu olarak lanse ediyorlar... Şu açıdan bakıyorlar mı,çok merak ediyorum. Bu dünyaya kendi isteğimizle gelmedik ve yaşamaya zorlandık. Oysa ben yaşamak istemiyorsam,gideceğim yer alevlerin ortası mı olmalıdır bize hep söylendiği gibi... Her zaman mükemmel yaratılmış bir dünyadan bahsediliyor,bazen şöyle durup bakıyorum da,aynı dünyada mıyız acaba diye merak ediyorum. Ya da ben şizofrenim ve hayal dünyamda yaşıyorum. Çünkü görebildiğim acı dolu,ölmekte ve öldürmekte olan bir yer. Ve kendini kandıran on binlerce insan.Yaşam bu demek olmamalı. Ve eğer görüp görebileceğimiz şeyler bunlarsa,insanlara yaşam dayatılmamalı. 
  Çok yaşamadım,ama mutluluğun hayalci bir kavram olduğunu anlayabilecek kadarını görebiliyorum. Hayır,anlık tebessümler ve minik sevinçlerden bahsetmiyorum,mutlak mutluluk anlatmak istediğim. Ve ben bu örselenmiş duygularla,kendi intiharını çoktan etmiş umutlarla sanırım ona hiç ulaşamayacağım...

12/10/2011

Uyanış

  Işık,odanın içine huzmeler halinde süzülüyordu. Öyle eski döşenmiş bir odaydı ki,kendinizi bir elli yıl öncesinde hissetmenize sebep olabilirdi. Duvardaki sarkaçlı saat bile sanki yavaşlamış,geçmişle beraber zamanı ilerletiyor gibiydi. Bu fosilleşmeye yüz tutmuş odadaki yegane canlılık belirtileri pencerenin önüne gelişigüzel bırakılmış bir saksı menekşe ve duvarın kenarındaki divanda neredeyse yarı çıplak uzanmış genç kızdı. Sıcak bir yaz gününde bunalmışa benziyordu,uzun bukleli saçlarını geriye atmış,buna rağmen ter damlacıklarının boynundan göğsüne süzülmesini engelleyememişti. Kız güzeldi,hatta bu pespaye oda için fazla güzeldi. Film yıldızlarını andıran bir sıfatı ve vücudu vardı. Hatları sarı elbisesinden seçilebiliyordu. Gözleri kapalıydı,ancak göz kapakları titreşiyordu.Nefes alışverişi de uyuyora benzemiyordu zaten.Yarı açık pencereden çocuk sesleri duyuluyordu. Hafifçe araladı gözlerini,güneş yüzündeydi. Bir elini kaldırıp toz zerreciklerine dokundu. Gözleri,yüzüne yansıyan güneşin rengindeydi,ışık saçıyormuşçasına da parlaktı. Sonra doğruldu yattığı yerden. Sarı elbisesinin düğmelerini ilikledi ve süt rengi bedeninin geri kalan bölümlerini de örtmüş oldu böylece. Sarkaçlı saate şöyle bir baktı ve iç geçirdi. İşte vakit gelmişti,birazdan burada olurdu. Parlak gözlerine bir perde indi,oda da aynı anda gölgelere gömüldü. Bir bulut güneşin önünü kesmişti. Başka bir odaya yöneldi ve elinde dumanı tüten bir kap ve ufak,desenleri solmuş bir tabak getirip ufak masaya koydu. sonra tekrar oturup beklemeye başladı. Odada nefes sesi ve saatin sarkacının sesinden başka hiç ses yoktu. Beş dakika geçti. İçinden,gelmek üzeredir diye geçiriyordu. On dakika oldu,on beş,yirmi... Yarım saatin sonunda kabı alıp içeri götürdü. Bir yandan da merak etmiyor değildi. Daha önce hiç gecikmemişti. Endişe değil de,salt meraktı bu... Karanlık çökmeye başlıyordu. Güneş de artık elini çekmişti odadan. Sıkılmaya başlamıştı kız,bir an önce gelseydi de odasına çekilebilseydi. Boş gözlerle oturmaya devam etti. 
                                       * * * 
  On dokuz yaşındaydı genç kız. On altısındayken anne ve babasını trajik bir biçimde kaybetmişti. O zamandan beri de tek akrabası dayısıyla yaşıyordu. Aynı zamanda vasisiydi dayısı,ama dışarıdan bakan biri onları karı-koca sanardı mutlaka. Gün içinde evden adımını atması yasaktı,yemek yapacak,evle ilgilenecek ama asla dışarı çıkmayacaktı. dayısı eve gelince de ona hizmet edecek,gönlünü hoş tutacaktı. oysa başlarda katlanabilirdi yaşamı. Henüz canavarımsı yüzünü göstermemişti dayısı,dilediği gibi okula gidebiliyor,arkadaşlarıyla vakit geçirebiliyordu. Kız çok güzeldi,tıpkı annesi gibi. O geçerken dönüp bakmayan olmazdı,tıpkı porselen bebekler gibi narin ve zarifti. Dayısının onun dışarı fazla vakit geçirmesinden hoşnut olmadığını biliyordu. Sözcüklere dökülmemişti henüz,ama sezinliyordu. Önce okul saatleri dışında çıkması yasaklandı,okul bittikten iki hafta sonra da patlak verdi o uğursuz gece. Sinemadan dönmüştü genç kız,karanlık çökmüştü. İçeri girer girmez bir terslik olduğunu anladı. Dayısı masada onu bekliyordu. Sonra ne olduğunu anlayamadan dayısını bağırır,eline ne gelirse fırlatır ve tükürükler saçarken buldu. Ve birden ani bir hareketle yapışıverdi kızın güzel saçlarına. Yüzünü yüzüne yaklaştırıp bir daha asla dışarı adım atmayacağını söyledi boğuk bir sesle ve kapıyı vurup çıktı. Kız öylesine korkmuştu ki,olduğu yere yığılıverdi,ne kadar olduğunu bilmediği bir süre de orada öylece kaldı...
  O günden beri o lanet evde hapis ve hizmetçi hayatı yaşıyordu. Ama belki de en beteri cumartesileri eve çok sarhoş gelen dayısının tacizine maruz kalmasıydı. Haftanın en nefret ettiği günü cumartesiydi bu yüzden. Çok kez kaçıp gitme planları yapmış,ama hiç başaramamıştı. Tam üç senedir bu lanet üzerindeydi,ve elinden hiçbir şey gelmiyordu.
                                     * * *
  Delice çalınan kapıyla beraber içinin geçtiği divandan sıçrayıverdi. Zifiri karanlık çökmüştü nerdeyse. Önce uyku sersemliğiyle ne yapacağını bilemedi,sonra üstünü başını düzeltip kapıyı açmaya koştu. Kapıda iki zabıt ve bir adam duruyordu. Şaşırmış ve biraz da korkmuştu. Dayısının ismini verip onun evi olup olmadığını sordular. Titrek bir sesle onayladı. Sonra zabıtlardan biri içeri girmek için izin istedi. Kız geri çekildi ve girmelerine izin verdi. Sonrası onun için bir hayal gibi geçip gitti. Adamlardan ikisi gördüğü üzere bölge zabıtıydı. Ona pek iyi haberleri olmadığını söylediler. Dayısının akşam saat on sularında şehirdeki köprünün altında bıçaklanmış bir şekilde bulunduğunu,yanlarındaki adamın onu bulduğunu ancak o bulduğu zaman artık çok geç olduğunu ve katilin hala arandığını söylediler. Genç kız gerisini duymadı. Bitmişti artık. Her gün akşam yediyi beklemeycek,odasına çekilmek için izin istemeyecek,cumartesi geceleri erkenden yatıp hoyrat eller vücudunda gezinirken uyuyor gibi görünmeye çalışmayacak,nefret ettiği,iğrendiği bir adamı memnun etmek için uğraşmayacaktı. yeniden güneşi her hücresinde hissedebilecekti. Gözyaşları yanaklarından süzülmeye başlamıştı. Hüzünlendiğini sanmıştı zabıt,elini omzuna koydu. Oysa bunlar mutluluk,özgürlük yaşlarıydı. İpleri tekrar kendi ellerindeydi. Onu o eve bağlayan tek şey önündeki üç adamdı artık. Kanatlarını hissedebiliyordu,uçmak üzereydi,biliyordu. Ama biraz daha yeryüzünde kalmalıydı. O an kararını verdi,dayısının zulaladığı tüm parayı alıp ülkeden ayrılacaktı. Tüm anıları yok edecekti benliğinde. Adamların ayağa kalktığını farketti sonra,onları kapıya kadar götürdü. Ağladığında elini omzuna koyan zabıt çıktıktan sonra döndü ve "Kaybınız için üzgünüm." dedi. Kızsa sadece "Teşekkür ederim..." diyebildi. Zabıt,onu tekrar hayata döndüren haberi verdiği için teşekkür ettiğini hiç bilmeyecekti... 


  Minikbirnot: Bu yazıyı içimdeki boşluk ve hapsolmuşluk duygusuna ithafen yazdığım doğrudur...

10/06/2011

Belki De En Temiz Aşktı Onlarınki, En Yaşanamayan Aşk...

  


  Bazen etik olanla içinizdeki arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsınız.
  

  Endülüs'te bir akşam güneşi daha batıyordu...
  
  O,onun saçlarına dokundu. Dokundu. Saçlarına. Söylediği her satırda o vardı. Farketmese bile.


  


  "Sihri nasıl inkar edebilirdim. Yanı başımdayken..."


  


  Ve O, onun dudaklarına dokundu. Suyun içinde alev almışlardı. Dokundu. Dudaklarına.


  Bir sihrin yanı başında gerçekle buluştuğunu görmüştü O. Nasıl inkar edebilirdi...


  Figueres'te bir sabah güneşi aydınlattı her yeri...


  Onlar küle dönüşeceklerdi. Bir hayalet olmaktansa küle dönüşmek daha iyi değil miydi sanki.


  Sonra o, O'nu öptü. Bir daha. Bir daha. Bir daha... Hapsettiği her şeyi dışarı çıkardı. Arzuladığı her şeyi...


  


  "O'ndan hiç utanmadım. O hep benimleydi, benimdi. Tertemizdi. Tıpkı derisi yeni soyulmuş bir hayvan gibi. Çıplaktı. Ve tertemizdi."


  


  Onlar tek vücut olamasalar da,hep tek ruhtular.


  Madrid'de iki güvercin, birbirinden habersiz, aynı anda gökyüzüne havalandılar. 


  


  "Ve ben senin duygularındaki korkuyu gördüm..."


  


  O,yüreğinde korkuyu hissettiği an O'nu yaraladı. Belki de doğru değildi. Beraber olmamalılardı.


  
  Ama dokunduğu her tende onu görmesi adil miydi? Yaşanılanların bir sonu yoktu ama özlem hep içlerini kemirdi. Peki ya onun bir başka tene dokunmasını görmek... Dayanılabilir miydi?


  Ve küçük kız,senin aşk sandıkların hiç onlarınki gibi değildi. Onlar gibi acıyla sevişmedin her dokunuşta ellerinden kayıp giderken. Onlar gibi olamadın hiç, onlar da bir daha olamadılar hiç. Eskisi gibi.. Eski. Gibi.


  Onların ateşini suyun içinde yakan,kendileriydi. Aralarındaki güçlü bağdı. Ayrı kaldıklarında ise bir damla su bile o ateşi söndürmeye yetti…


  


  Endülüs'ten beyaz bir güvercin havalandı. Bir daha dönmemek üzere...


  Madrid'de beyaz bir güvercin beyaz kanatlarını katrana buladı. Sevgilisinin yasını hep üzerinde taşısın diye.


  Ve bir daha kimse onlar gibi olamadı. Katrana bulanmış yaslı kalpleri hep içlerindekini değil,etik olanı tercih ettiler. O yüzdendir onlar da gerçek sevgiyle yok oldular belki de. Belki. De...