4/29/2012

Hissiyatını Kaybetmiş Hisler


"Belki gecenin kör bir vakti olmasının,belki de karıştırdığım fotoğrafların,belki de giden ve gelmek bilmeyen internetimin etkisiyle çok duygusala bağladım yine. Belki de artık barındırmadığımı düşündüm duygularım açığa çıkıverdi. Bilemiyorum. Biraz acı hissediyorum,biraz da birikmiş gözyaşı. Boşaltsam onları,rahatlar,atar mıyım onu içimden dersin okuyucu ? Aşk biter,bıraktığı boşluk kapanır mı,özlem biter mi ? Acıtmaz belki bir gün baktığım fotoğraflar. Belki anımsamam ellerinin sıcaklığını,ve ellerim bu kadar üşümez belki bir gün. Düşünmeyince daha kolaydı sanki,ama bu tıpkı bir oksijen tüpüyle yaşamak gibiydi. Hala özlüyor olmam,kendimden nefret etmemi sağlasa da yaşananların,yaşanamayanların acısı hala göğsümü deliyor. Akamayan gözyaşlarım da ağır geliyor,taşıyamıyorum. Evet inkar ediyorum ama kendime yalan söyleyemiyorum. Belki de bu saatlerde uyanık olmamalıyım,çünkü bu saatlerde kendi içime dönüyorum ve orada onu buluyorum. Üstünü kapatmak istesem de orada,tıpkı lanet olası bir tümör gibi. Beni zehirliyor,canımı yakıyor. Teşekkürler,bana aşkın en zorunu yaşatıyorsun,beni olgunlaştırıyorsun bir yerde. Ama yine de seni özlüyorum…" 

‎25 ‎Eylül ‎2011 ‎Pazar, ‏‎03:26:06

Belki gecenin kör bir vakti olmasından,belki de izlenecek dizileri ve okunacak yazıları tükettiğimden dosyalarımı karıştırayım biraz dedim. Üstteki yazıyı buldum. 7 ay önce yazıp bloga koymayı unuttuğum bir yazı... Yine koymak istedim,ama yazdıklarımın artık hükümsüz olduğunu farkettim. Artık acımadığını,yakmadığını,nefessiz bırakmadığını... Ve bir teşekkür borçlu olduğumu düşündüm yine. Teşekkür ederim,beni kendime döndürüp tanımama fırsat verdiğin,yalnızlığımla barıştırıp eskisinden mutlu,eskisinden "ben" kıldığın için. Sen,"sen" olmasan belki de ben hala seni bekleyen mutsuz bir "ben" olarak kalacaktım. 7 ay içinde 7 sene büyümüş gibi hissedemeyecektim. Teşekkür ederim,beni senden azad ettiğin için...

29 Nisan 2012 Pazar, 05:25:20



4/28/2012

Bir Çemberin Çevresinde Yaşamak

  Rutini seviyorum ben aslında,çoğu insanın aksine. Aynı kıyafetleri,aynı müzikleri,aynı mekanları,insanları... Her hafta yurtta sıkılmayı,bugün ne yapsam etütte diye kafa patlatmayı seviyorum. Bir günü parçalara ayırıp daha hızlı bitmesini sağlamayı seviyorum. İkimizden biri yatağımızı açmaya üşenirsek Güleycan'la uyumayı,uyumadan hayal kurmayı,okul içinde Nazlıcan'a sataşmayı,öğle yemeği yedikten sonra yemekhanede,her zamanki grupla bahçedeki her zamanki bankımıza oturup dondurma yemeyi seviyorum. Bir haftayı sızlanarak sonlandırmayı,her cuma vapurla Beşiktaş'a geçip babamı görmeyi,onunla aynı müzikleri dinlemeyi,rutin haftalık sohbetimizi yapmayı,canım nerede isterse orada yemek yeyip para üstüyle Uykusuz alıp Mecidiyeköy'e geçerken otobüste onu okumayı seviyorum. Her haftasonu eve tıkılıp kalıyorum belki ama bilgisayarı alıp ev boşken kafama göre bir şeyler seyretmek bana yapabileceğim bir çok icraattan daha fazla mutluluk veriyor. Aynı bardaktan kahve içiyorum her zaman,yatağın hep sol tarafına kıvrılıyorum,müzik dinlemeden uykuya dalamıyorum,nerede bir kedi görsem gidip sevmeden edemiyorum,normalde insanlar kıyafetim yok diye ağlar ya,ben okuyacak kitabım yok diye ağlıyorum. Genelde yalnız yemek yiyor,sergilere yalnız gidiyorum. Bu yalnızlık bana garip bir haz veriyor,etrafımda insan istemiyorum. Çevremi seyretmeyi ve sokağı dinlemeyi öyle seviyorum ki... Bu anlarımda da hep İstanbul'u ne denli çok sevdiğimi düşünüyorum kendi kendime...


  Ve korkuyorum bu rutinin bozulmasından,hayatıma girecek birinin,her şeyi mahvetmesinden korkuyorum. Eksenimin kaymasından,uydularımın uzayda kaybolmasından korkuyorum. Ben kendime aynı rotada dönüp duran bir dünya kurdum. Ve eğer biri girerse,ben şimdiki gibi huzur duyamayacağım sanki. Dünyamın merkezine oturtacağım onu,hiç bir önemi kalmayacak sokağın,vapurdaki martıların,uyku öncesi hayallerinin. Özenle kurduğum dünyamı hop diye silip atabileceğim. E,kendimi biliyorum çünkü. Yapmadığım şey değil,bir kez düştüm o hataya ve tekrar düşmemek için yapabileceğim tek şey belki de bu... O yüzden korkuyorum hayatıma birini almaktan,dengelerimin alt üst olmasından. Yarattığım çemberin çevresinde başı ya da sonu belli olmadan,bulunduğum noktaya varıp devam ederek yaşamayı seviyorum. Garip biliyorum,ama öyle...

3/03/2012

Sistemin Kölesi Olmayın !

  Unutulmuş,yaşlı bir dünyada istendiği gibi yaşamaya zorlanan küçük insanlar... Düşünmeyi beceremeyen,tüketim delisi bir toplum... Düşünen ve harekete geçen ancak terörist muamelesi gören bir avuç insan... Gözünü kazanma ve en önde olma hırsı bürümüş,tek amaçları bir takım sınavları başarıyla atlatıp gireceği beyaz yakalı takımın içinde en yüksek mertebeye ulaşmak olan yarış atları... Nereye çekersen oraya gidecek potansiyeldeki "dindar" robotlar,ve niceleri...
  Düşünün bir,herhangi bir marketteki ürünlerin arkasında şampuanından bulaşık teline kadar her ürünün arkasındaki kullanım talimatlarını. Sanmam ki bulaşık telini alıp vücudunu temizleyen yahut şampuanla bulaşık yıkayan. Ancak insanlar bunları okuyor,misal,saç kremini 2 dakikadan fazla tutmuyorlar saçlarında. Öyle yazıyor çünkü arkasında. Öyle yönlendiriliyoruz,bize söylenen bu. Bir yerlere yazıyor birileri,biz de okuyup uyguluyoruz. Doğru olan da bu... Mu ?
  Paranın esaretinde gitgide daha da tektipleşiyorsanız,bir alışveriş merkezindeki 500 ml'lik suyu alt kattaki marketten 50 kuruşa değil,sinema fuayesinden 3 liraya alıyor,gelecek kaygısı yüzünden istemediğiniz,sevmediğiniz bir işte hayatınızı kazanıyor ve yaşlı ama mutsuz,bir huzur evinde gerçekleştiremediğiniz hayallerinizi düşünüp hüzünleniyorsanız,anlayamadığınız bir dinin mensubu olup,egoist bir tanrıya ibadet ediyorsanız;bu sistemin olduğu kadar sizin de suçunuz ! Çünkü düşünmüyorsunuz,çünkü baş kaldırmıyor,ellerinde uzaktan kumandalarını tutan baştaki o adamlardan korkuyorsunuz onların küçük,pilli oyuncakları haline geldiğinizi fark etmeden...
  Ben akademik bir kariyer istemiyorum,ben evlenmek,ev geçindirmek,çocuk büyütmek ve hayatımı sınırlandırıp pili bittikten sonra metal çöplüğüne yol alan bir robot olmak istemiyorum. Ben sevdiğim,kendimi rahat hissettiğim kameraların arkasında olmak istiyor,düzensiz bir yaşam şeklini göze alıyorum ancak insanlar hala beni sayılı,kabul gören mesleklerden birine yönlendirmeye çalışıp,bir idealim varken ondan vazgeçmemi istiyorlar. Benciller ve boşa boğaz patlattıklarının hiç farkına varamıyorlar. Çünkü bu hayat benim,ve istediğim gibi yaşayacağım. 
  Biraz düşünün... Kimsenin sizi yönlendirmeye,sizi kısıtlamaya hakkı yok,olamaz da. Bu kişi anne,babanız bile olsa,unutmayın ki onlar sizin sahibiniz değiller. Yaşam akıp gidiyor ve hayalleri gerçekleştirmek hiçbir zaman imkansız değil. Var Olmayan Ülke hayal kurmayı becerebilenler için ütopya değildir,Küçük Prens gezegen gezegen dolaşıp gülüyle konuşmaya hep devam eder. Ve onlara ulaşmak zor değildir. Yeter ki siz,sizi kimsenin değiştirmesine izin vermeyin. Kimliğinizi,benliğinizi,düşünce yapınızı,değerlerinizi... Eğer eşcinselseniz,siz busunuzdur. Bunun utanılacak,ayıp günah bir yanı yoktur,heteroseksüellikte olmadığı gibi. Eğer ateistseniz kimse zihninizin içindekileri değiştiremez,tıpkı yürekten inanan birinin tanrıya inanmaktan asla vazgeçmeyeceği gibi. Eğer idealist bir insansanız,kimse sizi yönlendiremez. Sizi yaftalar,engeller,ötekileştirir,dışlarlar... Ama değiştiremezler. Siz sadece kendinize inanın. 


Şunu da hiç unutmayın ; her insan kendi özgürlüğünü yaratır. Ve özgürlük,siz neredeyseniz,oradadır...

2/17/2012

Echo *

"İçimden bir şeyler sökülüyor,acılar içindeyim... Biliyorum ölmeyeceğim,sadece bırakıp gitmesini bekliyorum..."
Çok sıkıldım ben. Bu sıra çok tekrar ettiğim bir kelime;sıkıldım. İnsanlar ne de boş konuşuyormuş,farkedememişim. Bir şey istediğim yok,cidden bak. Uyumak isterken bardak bardak kahve içen bir insanım ben. Bir şey isteyemiyorum hayattan. Yalnız bu kafayı toparlayamama çok yoruyor,ne okuyor,ne yazabiliyorum. Dinlerken beni benden alan şarkılar bile başımı ağrıtıyor artık. Tek isteğim uyku oldu,çıktı. Bu da bir dönem,biliyorum. Geçmesini bekliyorum...


* Echo yankı demek. Tıpkı şu an bir hayatın yankısı gibi hissetmem gibi. Nefes alamıyorum...

2/12/2012

Minik Cam Kırıkları


Ben hala bekliyorum bir şeyleri
Nefret ettiğim halde
Hep bekledim zaten.
Otobüsleri…
Arkadaşları…
Güneşin doğmasını…
Mucizeleri…
Hiç gelmeyen o sevgiyi…
Bekledim işte hep.
Kimi çok bekletti,
Kimi geldi,
Kimi hala bekletiyor,
Kimiyse belki hiç gelmeyecek
Beklediğim her saniye,
Bir cam kırığı gibi batsa da kalbime
Ben yine bir umut bekliyorum
Beni bekleme salonumdan çıkarıp
Hiç bilmediğim dünyalara götürecek şeyi…

2/03/2012

Buz Tutmuş Yaşamlar

Issız,çok ıssız gece.
Başını geceden sabaha çevirmiş saat.
Buz gibi hava !
Uzanıp pencereden bakınca,
Tek gördüğüm sonsuz beyazlık
Gecenin siyahıyla karın beyazı öpüşüyor sanki
Tıpkı ölümle hayat gibi,
Sınırları belli bile olmuyor...
Bir yerlerde köpekler inliyor
Kestiremiyorum yerlerini,
Önemsemiyorum da.
Duvara yaslanmış oturuyorum 
Ellerim buz beyazı
Yanaklarımdan ip gibi inen yaşlardan muzdarip 
Bu loş,boğuk odada
Ölümle biten aşklara ağlıyorum
Yanı başımda onların hayaleti...


02.02.12
03.53

1/24/2012

Anne,Baba Ben Eşcinselim !



  Türkiye’deki,hatta dünyadaki çocuk sahibi çiftlerin çoğunun korkusudur çocuklarının ‘ibne’ ya da ‘ablacı’ olması. Çevremden,hatta kendi ailemden görüp duyduğum bir olgu bu. Dün akşamüstü bir film seyrettim sinemada : Zenne. Halk dilinde erkek dansöz anlamına geliyor. Zennelik yapan Can ve tutucu ailesinin eşcinsel olduğunu bilmeyen Ahmet’in askerlikten beraat etme uğraşlarını ve Ahmet’le aşk yaşayan Alman fotoğrafçı Daniel’in ekseninde dönmekte film. Eşcinsel olduğu için babası tarafından öldürülen Ahmet Yıldız’ın gerçek hikayesinden esinlenmiş. Beni etkiledi,sarstı hatta suratıma bir tokat gibi çarptı adeta. Ve ülkemizin en büyük sorunlarından birini,homofobiyi hatırlattı tekrar. Şimdi size uzun uzun filmden bahsetmeyeceğim,ele almak istediğim konu farklı.
  

  
  Eşcinsellik,halk için ahlaksızlık,pislikle eşdeğer. Bir de “Kendi seçimi,istese olmaz ! “ düşüncesine sahip olanlar var. Sizce bir insan toplum tarafından dışlanmayı,etiketlenmeyi seçecek bir zihniyete sahip midir ? Eşcinsellik bir tercih,bir hastalık,bir bozukluk değildir. Eşcinsellik bir yönelimdir. Nasıl ilkokulda beğendiğimiz çocuklar oluyorsa,onlar da kendi cinslerine ilgi duyuyorlar. Ve bunu değiştiremezler. Tedavisi yoktur,zaten tedavi gerektirecek bir durumları da yoktur. Ama insanlara asıl hastalığın homofobileri olduğunu anlatamıyoruz,ya da anlamak istemiyorlar.
  Düşünün,bir sokakta yürüyorsunuz,tahmini İstiklal Caddesi diyelim. Karşınızda bir çocuk ve bir kız el ele,göz göze yürüyorlar. Sizin için ne kadar normal,belki kendinizin de yaptığı bir şey. Peki,aynı durumda iki genç kız olsa tepkiniz ne olurdu ? Büyük ihtimalle dik dik bakıp,cık cıklayarak yolunuzu değiştirirsiniz. Ne yazık ki insanların zihniyetini değiştiremiyoruz,akıllarına doğruyu kazıyamıyoruz çünkü onlara bu,böyle aşılanmış. İçinde hiçbir pornografik öğe bulunmayan,sadece eşcinsellerin yaşadığı zorlukların konu alındığı bir film “Sapıkların Filmi” olarak nitelendirilebiliyorsa,zaten söyleyecek pek bir şeyimiz yok.
  Ne yazık ki bizler,bizden farklı olandan korkuyoruz,bilinmeyeni karalıyoruz ve eşcinsellik bizim için hep bir tabu olarak kalacak belki... Ve onlar da benliklerini korumak için saklanıp gizlenecekler… Anne babalar konusu geçtiğinde “Aman allah korusun” deyip tahtalara vuracak… Okullarda bu yanlış bir şey olarak gösterilecek… Onlar hep yaftalanacak,ötekileştirilecek…
  Kim ne derse desin,ben onları savunuyorum,. Çünkü biliyorum ki bu doğada var olan bir şey,yanlış olması muhtemel olmayan bir şey. Eğer bir gün çocuğunuz size gelip “Anne/baba ben eşcinselim.” derse,durup biraz düşünün. Öldürülen,bedeni hor kullanılan onlarca travestiyi,okullarda tacizlere uğrayan,ezilen oğlanları,korkulan,arkadaş olarak dahi görülmeyen lezbiyenleri... Ve şöyle düşünün,çocuğunuz kanser olmasını mı yoksa eşcinsel olmasını mı seçerdiniz ? Çocuğunuzun olduğu kişi olarak yaşayabilmesi onu mutlu edecek olan. Belki böylece bir şeyler değiştirilebilir… Ahmet Yıldız’lar diledikleri gibi,hak ettikleri gibi yaşayabilir. Belki insanların zihninden kazıyamadıklarımız,zamanla beraber değişebilir…

  Minikbirnot: İmkan ve zaman bulabilirseniz,Zenne’yi seyredin. Teknik açıdan ortalarda bir film olsa da,verdiği mesaj ve eşcinsel bireylerin Türkiye’de yaşadıkları daha güzel ifade edilemezdi. Bol bol da ağlattı sağolsun…

1/21/2012

Boşluklardan Kopan Bir Kaç Gözyaşı

  Boşluklar görüyorum,uzun zaman önce baloncukların olduğu yerde şimdi kocaman boşluklar var. Yazmaya kalkıyorum,kalemim eriyor. Bari söyleyeyim diyorum,dilim düğümleniyor. Ağaçlar çırılçıplaklar,korkunç görünüyorlar. Oysa bir korku filmine bile ait olmayan beni korkutacak ne de az şey var,farkediyorum. Çevremde insanlar var,dönüp duruyorlar. Bir tek ben duruyorum yerli yerimde. Kar yağıyor bir yerlerde,ben içimde üşüyorum. Parmak uçlarım,mosmor olmuşlar. Sonra birden aslında dönenin kendim olduğunu farkediyorum... Ne zaman geldim ben bu buz kütlesinin üzerine,anımsayamıyorum. Bir yerlerde insanlar sevişiyor...

  Koştukça yoruluyor,durdukça üşüyorum. Bekliyorum sonra gelmeyeni. Kar yağıyor saçlarıma,farketmiyorum bile. Ağlıyorum. İki yalnız gözden,iki damla yaş düşüyor iki yeryüzüne. Bekliyorum neyi beklediğimi bilmeden. Daha önce hiç hissetmediğim şeyleri bekliyorum belki. Baloncuklar da gelmiyor ki artık. Çöküyorum olduğum yere. Bir yerlerden güzel bir müzik sesi çalınıyor kulağıma usulca...

  Kim olduğunu hatırlayamadığım iki kişi tutup kollarımdan kaldırıyor düştüğüm yerden. Müzik sesini aramaya başladığımı anımsıyorum,gerisi ise sadece boşluk. Sanki içimdekiler yetmezmiş gibi... Ne yazacağımı,ne okuyacağımı,ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Vasat bir dünyanın vasat ülkesinin belki de en vasat şehrinin en vasat kızıyım ben. Hiç kimse tarafından çok sevilmeyen,hiçbir şeyi çok iyi yapamayan,hep arka planda kalan o kızım ben...

1/18/2012

İyi Akşamlar Türkiye...

  Gündemle ilgili konuşmayanın boş işler müdürü,konuşanın halk kahramanı sayıldığı abuk sabuk bir ortamdayız şu an. Halk kahramanı olmak gibi bir niyetim yok,ama bazen insan çok fazla sustuğunu hissediyor. “Ülke elden gidiyor,vay efendim millet uyutuluyor,yok nerde devlet nerde adalet ?!!!” gibisinden klişe laflar etmeyeceğim çünkü bunları duya duya kusacak hale geldik. Devlet orada,kendince kurduğu adalet sistemiyle bir takım saçmalıklar yapmakta. Millet,bir kısmı aslan kesilmiş mantıklı düşünmeden oraya buraya saldırmakta,bir kısmı susup aman etliye sütlüye karışmayayım kafasında,bir kısmı doğru konuşmakta fakat kendi köşelerinde.
  Düzgün mü,doğru mu peki bu gidişat ? Öyle trajikomik olaylar yaşanıyor ki art arda birini sindirmeden öbürü bastırıyor. Çok geriye gitmeye ne hacet,daha üzerine ancak bir hafta geçen 19 Mayıs kutlanmasın muhabbeti. Sebep;soğuk olurmuşmuş. A,özür dilerim sadece Ankara’da kutlansın denmişti,haksızlık etmeyeyim. Ki Ankara ülkenin en soğuk illerinden biriyken mantık çerçevesine sığıyor elbette bu açıklama. Sonra yarıyıl tatilinde Umre muhabbeti vardı,adam gibi Avrupa ülkelerine gidip doğru dürüst dil kazandıramamışken 14-15 yaşlarındaki çocuğun hacı olması gerek,lütfen,öyle demeyin. Sonra sanat da terördür diyen bir bakancığımız vardı ki ona şurada çok güzel bir şekilde tepkilerini vermiş sanatçılar,üzerine bir şey söylemek düşmez. Sonra dün baş gösteren olaylardan en gündeme oturmuşu,Hrant Dink mevzusu. Ne biçim Türk’sün sen be dediğinizi duyar gibiyim ama önce bir sakin olun ve mouse imlecini kapatma düğmesinden çekin,söyleyecek birkaç şeyim daha var. Türk’üm evet ama Türklük Ermeni diye öldürülen bir gazetecinin katillerinin ortada dolaşmasına göz yummak değil,olamaz,olmamalı. Yarın Taksim’den Agos’a bir yürüyüş olacak,lanet olası bir jilete basıp iki parmağımı kesmiş olmasaydım ben de katılacaktım ancak topal bir şekilde katılamam. Ama bu yazıyı okuyan ve imkanları el veren bir iki duyarlı insan varsa,oraya gidin. Tekrar ediyorum olay Ermeni olması,söyledikleri,düşünceleri değil. Asıl olay ortada bir cinayetin olması ve adaletimizin hala gözlerindeki bandı çıkaramaması. Sonra sözüm ona din özgürlüğü,hala üzerimizden atamadığımız lanet homofobimiz ve niceleri...

  Başta bahsettiklerim kendim için de geçerli,gördüğünüz gibi ben de köşemden konuşabiliyorum sadece. Bence siz de önce iğneyi kendinize batırmayı deneyin,belki bir çok şey açıklığa kavuşabilir. 

  İyi akşamlar Türkiye,uyumaya gitmeden önce sütünüzü içmeyi unutmayın,yoksa güzel düşler yerine kötü kabuslar peşinize takılabilir…

Minikbirnot:  Söylemek istediklerimi aslında bir adam,kocaman bir adam küçük bir şarkıya sığdırmış,hayatı boyunca barışı savunan ama serseri bir kurşunla hayatını kaybetmiş kocaman bir adam...

Şarkı için ;

Çeviri için ;

1/16/2012

Araf

Uyku öncesi bir hayat benimki
Ne uyuyup rüyamı yaşayabiliyor,
Ne de uyanıp gerçekleri görebiliyorum
Kendi arafımda sıkışıp kaldım
Hiç gelmeyen sabahımı bekliyorum...

1/08/2012

Fetüs

  İnsan büyüdüğünü yahut değiştiğini fark eder mi ? Saçının her gün kaç santim uzadığını,her gün ne kadar uyuduğunu,ne kadar düşünüp ağladığını ?.. Fark etmeden değişiyor insan,ben de değiştim biraz. Nasıl hissedeceğini bilemeyen,yaşamına yön veremeyen,kendini kontrol edemeyen aciz bir tip oldum çıktım. Kimsede suç aramıyorum aslında,hayır,kendimde de aramıyorum çünkü biliyorum ki sorgulamadığın zaman yaşayabiliyorsun ancak. Sorgulayınca birer birer açılıyor zindanlar ve kendini onların yargısının ortasında buluveriyorsun,tıpkı kimsesiz,ıslahevine tıkılmış bir çocuk gibi.
  
  Gün geçtikçe artıyor baş ağrılarım,gün geçtikçe bu berbat patırtısı daha da çekilmez hale geliyor insanların. Düşünüyorum,düşündükçe yoruluyor,kayboluyorum. Devirdiğim kaleleri tekrar inşa etmekten çok yoruldum,usandım. Ama ne ben,ben olmaktan vazgeçebildim ne de etrafımdakiler beni anlamamaya çalışmaktan. Uzun bile yazamıyorum artık,sanırım kendim olarak kalacağım diye diretirken elimde olanı çok yıpratmışım. Her gece peşine düştüğüm ve ölesiye inandığım düşlerim kadar bile gerçek gelmiyor bazı şeyler. O yüzden her gece yeni bir düş dileği ile dalıyorum uykularıma… Ve bitmesin istiyorum,belki bir gün uyanmam diye…

12/31/2011

Devrik Aşk Sözcükleri

Ben seni benzetmelerin ardına saklıyorum
Sen beni gizli öznelerin
Cümlelerimizde bile varolamıyoruz doğru dürüst
Ve hala ilk günkü gibi
Sen beni arka cebine koymak istiyorsun
Bense inatla "bir şey" olmak hayatında...


26.12.11
00.49

12/17/2011

Jiletlenmiş Umutlar

  Hiç intihar etmeyi denediniz mi ? Ya da en basitinden bir bileğinizi kesmeyi ? Büyük ihtimalle cevabınız hayır,mazoşist değilsiniz en nihayetinde. Çoğunuz kendine zarar vermek yerine etrafına zarar vermeyi tercih ediyor,ki bu sizin için daha mantıklı,değil mi ? Bence intihar sanıldığı ve düşünüldüğü aksine güçsüzlük değil,güçlülük sonucu doğan bir şey. Kim hayatını sonlandırmaya cesaret edebilir ki ? Ben edemem sanırım,kendimi hiç o kadar güçlü düşünmedim,düşünemedim. Ama dediğim gibi,intiharı genelde hayattan bezmiş,artık dayanamayan insanların bulabildiği tek çıkış yolu olarak lanse ediyorlar... Şu açıdan bakıyorlar mı,çok merak ediyorum. Bu dünyaya kendi isteğimizle gelmedik ve yaşamaya zorlandık. Oysa ben yaşamak istemiyorsam,gideceğim yer alevlerin ortası mı olmalıdır bize hep söylendiği gibi... Her zaman mükemmel yaratılmış bir dünyadan bahsediliyor,bazen şöyle durup bakıyorum da,aynı dünyada mıyız acaba diye merak ediyorum. Ya da ben şizofrenim ve hayal dünyamda yaşıyorum. Çünkü görebildiğim acı dolu,ölmekte ve öldürmekte olan bir yer. Ve kendini kandıran on binlerce insan.Yaşam bu demek olmamalı. Ve eğer görüp görebileceğimiz şeyler bunlarsa,insanlara yaşam dayatılmamalı. 
  Çok yaşamadım,ama mutluluğun hayalci bir kavram olduğunu anlayabilecek kadarını görebiliyorum. Hayır,anlık tebessümler ve minik sevinçlerden bahsetmiyorum,mutlak mutluluk anlatmak istediğim. Ve ben bu örselenmiş duygularla,kendi intiharını çoktan etmiş umutlarla sanırım ona hiç ulaşamayacağım...

12/10/2011

Uyanış

  Işık,odanın içine huzmeler halinde süzülüyordu. Öyle eski döşenmiş bir odaydı ki,kendinizi bir elli yıl öncesinde hissetmenize sebep olabilirdi. Duvardaki sarkaçlı saat bile sanki yavaşlamış,geçmişle beraber zamanı ilerletiyor gibiydi. Bu fosilleşmeye yüz tutmuş odadaki yegane canlılık belirtileri pencerenin önüne gelişigüzel bırakılmış bir saksı menekşe ve duvarın kenarındaki divanda neredeyse yarı çıplak uzanmış genç kızdı. Sıcak bir yaz gününde bunalmışa benziyordu,uzun bukleli saçlarını geriye atmış,buna rağmen ter damlacıklarının boynundan göğsüne süzülmesini engelleyememişti. Kız güzeldi,hatta bu pespaye oda için fazla güzeldi. Film yıldızlarını andıran bir sıfatı ve vücudu vardı. Hatları sarı elbisesinden seçilebiliyordu. Gözleri kapalıydı,ancak göz kapakları titreşiyordu.Nefes alışverişi de uyuyora benzemiyordu zaten.Yarı açık pencereden çocuk sesleri duyuluyordu. Hafifçe araladı gözlerini,güneş yüzündeydi. Bir elini kaldırıp toz zerreciklerine dokundu. Gözleri,yüzüne yansıyan güneşin rengindeydi,ışık saçıyormuşçasına da parlaktı. Sonra doğruldu yattığı yerden. Sarı elbisesinin düğmelerini ilikledi ve süt rengi bedeninin geri kalan bölümlerini de örtmüş oldu böylece. Sarkaçlı saate şöyle bir baktı ve iç geçirdi. İşte vakit gelmişti,birazdan burada olurdu. Parlak gözlerine bir perde indi,oda da aynı anda gölgelere gömüldü. Bir bulut güneşin önünü kesmişti. Başka bir odaya yöneldi ve elinde dumanı tüten bir kap ve ufak,desenleri solmuş bir tabak getirip ufak masaya koydu. sonra tekrar oturup beklemeye başladı. Odada nefes sesi ve saatin sarkacının sesinden başka hiç ses yoktu. Beş dakika geçti. İçinden,gelmek üzeredir diye geçiriyordu. On dakika oldu,on beş,yirmi... Yarım saatin sonunda kabı alıp içeri götürdü. Bir yandan da merak etmiyor değildi. Daha önce hiç gecikmemişti. Endişe değil de,salt meraktı bu... Karanlık çökmeye başlıyordu. Güneş de artık elini çekmişti odadan. Sıkılmaya başlamıştı kız,bir an önce gelseydi de odasına çekilebilseydi. Boş gözlerle oturmaya devam etti. 
                                       * * * 
  On dokuz yaşındaydı genç kız. On altısındayken anne ve babasını trajik bir biçimde kaybetmişti. O zamandan beri de tek akrabası dayısıyla yaşıyordu. Aynı zamanda vasisiydi dayısı,ama dışarıdan bakan biri onları karı-koca sanardı mutlaka. Gün içinde evden adımını atması yasaktı,yemek yapacak,evle ilgilenecek ama asla dışarı çıkmayacaktı. dayısı eve gelince de ona hizmet edecek,gönlünü hoş tutacaktı. oysa başlarda katlanabilirdi yaşamı. Henüz canavarımsı yüzünü göstermemişti dayısı,dilediği gibi okula gidebiliyor,arkadaşlarıyla vakit geçirebiliyordu. Kız çok güzeldi,tıpkı annesi gibi. O geçerken dönüp bakmayan olmazdı,tıpkı porselen bebekler gibi narin ve zarifti. Dayısının onun dışarı fazla vakit geçirmesinden hoşnut olmadığını biliyordu. Sözcüklere dökülmemişti henüz,ama sezinliyordu. Önce okul saatleri dışında çıkması yasaklandı,okul bittikten iki hafta sonra da patlak verdi o uğursuz gece. Sinemadan dönmüştü genç kız,karanlık çökmüştü. İçeri girer girmez bir terslik olduğunu anladı. Dayısı masada onu bekliyordu. Sonra ne olduğunu anlayamadan dayısını bağırır,eline ne gelirse fırlatır ve tükürükler saçarken buldu. Ve birden ani bir hareketle yapışıverdi kızın güzel saçlarına. Yüzünü yüzüne yaklaştırıp bir daha asla dışarı adım atmayacağını söyledi boğuk bir sesle ve kapıyı vurup çıktı. Kız öylesine korkmuştu ki,olduğu yere yığılıverdi,ne kadar olduğunu bilmediği bir süre de orada öylece kaldı...
  O günden beri o lanet evde hapis ve hizmetçi hayatı yaşıyordu. Ama belki de en beteri cumartesileri eve çok sarhoş gelen dayısının tacizine maruz kalmasıydı. Haftanın en nefret ettiği günü cumartesiydi bu yüzden. Çok kez kaçıp gitme planları yapmış,ama hiç başaramamıştı. Tam üç senedir bu lanet üzerindeydi,ve elinden hiçbir şey gelmiyordu.
                                     * * *
  Delice çalınan kapıyla beraber içinin geçtiği divandan sıçrayıverdi. Zifiri karanlık çökmüştü nerdeyse. Önce uyku sersemliğiyle ne yapacağını bilemedi,sonra üstünü başını düzeltip kapıyı açmaya koştu. Kapıda iki zabıt ve bir adam duruyordu. Şaşırmış ve biraz da korkmuştu. Dayısının ismini verip onun evi olup olmadığını sordular. Titrek bir sesle onayladı. Sonra zabıtlardan biri içeri girmek için izin istedi. Kız geri çekildi ve girmelerine izin verdi. Sonrası onun için bir hayal gibi geçip gitti. Adamlardan ikisi gördüğü üzere bölge zabıtıydı. Ona pek iyi haberleri olmadığını söylediler. Dayısının akşam saat on sularında şehirdeki köprünün altında bıçaklanmış bir şekilde bulunduğunu,yanlarındaki adamın onu bulduğunu ancak o bulduğu zaman artık çok geç olduğunu ve katilin hala arandığını söylediler. Genç kız gerisini duymadı. Bitmişti artık. Her gün akşam yediyi beklemeycek,odasına çekilmek için izin istemeyecek,cumartesi geceleri erkenden yatıp hoyrat eller vücudunda gezinirken uyuyor gibi görünmeye çalışmayacak,nefret ettiği,iğrendiği bir adamı memnun etmek için uğraşmayacaktı. yeniden güneşi her hücresinde hissedebilecekti. Gözyaşları yanaklarından süzülmeye başlamıştı. Hüzünlendiğini sanmıştı zabıt,elini omzuna koydu. Oysa bunlar mutluluk,özgürlük yaşlarıydı. İpleri tekrar kendi ellerindeydi. Onu o eve bağlayan tek şey önündeki üç adamdı artık. Kanatlarını hissedebiliyordu,uçmak üzereydi,biliyordu. Ama biraz daha yeryüzünde kalmalıydı. O an kararını verdi,dayısının zulaladığı tüm parayı alıp ülkeden ayrılacaktı. Tüm anıları yok edecekti benliğinde. Adamların ayağa kalktığını farketti sonra,onları kapıya kadar götürdü. Ağladığında elini omzuna koyan zabıt çıktıktan sonra döndü ve "Kaybınız için üzgünüm." dedi. Kızsa sadece "Teşekkür ederim..." diyebildi. Zabıt,onu tekrar hayata döndüren haberi verdiği için teşekkür ettiğini hiç bilmeyecekti... 


  Minikbirnot: Bu yazıyı içimdeki boşluk ve hapsolmuşluk duygusuna ithafen yazdığım doğrudur...

10/06/2011

Belki De En Temiz Aşktı Onlarınki, En Yaşanamayan Aşk...

  


  Bazen etik olanla içinizdeki arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsınız.
  

  Endülüs'te bir akşam güneşi daha batıyordu...
  
  O,onun saçlarına dokundu. Dokundu. Saçlarına. Söylediği her satırda o vardı. Farketmese bile.


  


  "Sihri nasıl inkar edebilirdim. Yanı başımdayken..."


  


  Ve O, onun dudaklarına dokundu. Suyun içinde alev almışlardı. Dokundu. Dudaklarına.


  Bir sihrin yanı başında gerçekle buluştuğunu görmüştü O. Nasıl inkar edebilirdi...


  Figueres'te bir sabah güneşi aydınlattı her yeri...


  Onlar küle dönüşeceklerdi. Bir hayalet olmaktansa küle dönüşmek daha iyi değil miydi sanki.


  Sonra o, O'nu öptü. Bir daha. Bir daha. Bir daha... Hapsettiği her şeyi dışarı çıkardı. Arzuladığı her şeyi...


  


  "O'ndan hiç utanmadım. O hep benimleydi, benimdi. Tertemizdi. Tıpkı derisi yeni soyulmuş bir hayvan gibi. Çıplaktı. Ve tertemizdi."


  


  Onlar tek vücut olamasalar da,hep tek ruhtular.


  Madrid'de iki güvercin, birbirinden habersiz, aynı anda gökyüzüne havalandılar. 


  


  "Ve ben senin duygularındaki korkuyu gördüm..."


  


  O,yüreğinde korkuyu hissettiği an O'nu yaraladı. Belki de doğru değildi. Beraber olmamalılardı.


  
  Ama dokunduğu her tende onu görmesi adil miydi? Yaşanılanların bir sonu yoktu ama özlem hep içlerini kemirdi. Peki ya onun bir başka tene dokunmasını görmek... Dayanılabilir miydi?


  Ve küçük kız,senin aşk sandıkların hiç onlarınki gibi değildi. Onlar gibi acıyla sevişmedin her dokunuşta ellerinden kayıp giderken. Onlar gibi olamadın hiç, onlar da bir daha olamadılar hiç. Eskisi gibi.. Eski. Gibi.


  Onların ateşini suyun içinde yakan,kendileriydi. Aralarındaki güçlü bağdı. Ayrı kaldıklarında ise bir damla su bile o ateşi söndürmeye yetti…


  


  Endülüs'ten beyaz bir güvercin havalandı. Bir daha dönmemek üzere...


  Madrid'de beyaz bir güvercin beyaz kanatlarını katrana buladı. Sevgilisinin yasını hep üzerinde taşısın diye.


  Ve bir daha kimse onlar gibi olamadı. Katrana bulanmış yaslı kalpleri hep içlerindekini değil,etik olanı tercih ettiler. O yüzdendir onlar da gerçek sevgiyle yok oldular belki de. Belki. De...





8/14/2011

Yeni Bir Hikaye Uyanır Belki Tozlu Sayfalardan



  Uyandım... Elim yine diğer elimi kavramıştı. Ama bu şekilde uyandığım günlerin aksine,bugün yastığımda bir ıslaklık vardı. Ellerimi gözlerime götürdüm. Ipıslaktılar. Rüyamda ne gördüğümü anımsamak için kendimi zorladım. Beni bu kadar ağlatacak şey,gerçekten içime işlemiş bir şey olmalıydı. Anımsayabildiğim tek şey bir çift belli belirsiz gözdü. Onun dışında ise karanlık. Kalkıp yüzüme biraz soğuk su çarptım. Canım bir şeyler yemek ya da içmek istemiyordu. Elim cep telefonuma gitti birden. Ekranında hiç bir yeni çağrı ya da mesaj yoktu. Bir şeyler beklediğimi sanırsınız,ama mesaj bekleyebileceğim kimse yoktu. Hayatım,evim kadar boştu. Ve ben bu eve girdim gireli bu ev hiç dolu olmadı. Bir sığınak gibiydi sanki benim için,ama sadece o kadar. Hiç bir zaman yuva sıfatını göremedi benden. Son zamanlarda zihnimde sürekli boşluklar hissediyordum,kafamın içinde sanki bir sis bulutu varmış gibi. Ve birini bekliyordum sanki,o gelince herşey düzelecekmiş gibiydi. Tüm hayatımı avucunun içine alıp tıpkı güzel bir heykel olmayı  bekleyen çamurmuş gibi şekillendirecekti. Ama işin kötü yanı,onu nerede bulabileceğimi,ya da öyle biri olup olmadığını bilmiyordum. Sadece gelecekmiş gibi bekliyordum. Geldiğinde beni neden bu kadar beklettiği için azarlayacaktım onu. Şimdilik sadece bekliyordum...
...
Yaşamın acıyla dolu olduğunu bilmem için kötü şeyler yaşamam gerekmezdi. Ama hiç korkak bir insan olabileceğimi düşünmemiştim. Sizi üzen şeylerden kurtulmak,eğer kurtulamıyorsanız onları zorla yok etmek korkaklıktır. Böyle bir yola kim başvurabilir ki derdim bana sorsanız. Hani belki fazla klişe olacak ama "Kal ve savaş sürtük ! " diyen kimse de olmadı bana. Belki kalıp savaşırdım. Unutmak her zaman en iyi çare olmuyor ki. Bazen hatırlamaya da ihtiyaç duyuyorsun. Ya unutamıyorsan ? Ve bu sana acı veriyorsa... Kalıp savaşmalı mısın,yoksa beyaz bayrağı emin ellere teslim edip içinde bir ukdeyle yola devam mı etmelisin. Sanırım beyaz bayrağımı sandığımdan çıkarıp yerine kara mendilimi koymuşum ben...
...
Arkamdan adımın seslenildiğini duymuştum ama dönüp arkaya bakışım tıpkı filmlerdeki gibi ağır çekimde saniyeler uzatılarak olmuştu sanki. Adımı söylemişti hafif bir şaşkınlık tınısı ile birlikte sesinde. Döndüğümde burun buruna geldiğim adamı görmedim,gördüğüm tek şey gözleriydi... İçlerinde bir ışığı saklayan gözlerdi bunlar,dışarı fışkırmaya yer arıyorlardı sanki. Gördüğüm en güzel gözlerdi bunlar,rengini tam olarak anlayamadığım ama çok aşina olduğum gözlerdi. Uzun ve sık kirpiklerle çevrelenmiş,içimde öpme isteği uyandıran gözler. Rüyamdaki gözler... Ve bunu anımsadığım an,beynime sanki bir anı ve duygu akışı başlamıştı. Kendime zorla unutturduğum,daha doğrusu unutturulduğum her bir saniye tekrar zihnimde canlanmıştı. Tekrar yaşasaydım her birini,eminim bu kadar gerçek olamazdı. Belki o gün onunla göz göze gelmeseydim hiç bir zaman hatırlamayacaktım,hayatıma hep gelmeyecek birini bekleyerek devam edecektim... Oysa o gözler yeni ama tanıdık bir dönemin başlangıcı olmuştu...

8/10/2011

Seni Beklerken Sona Geldim

Son yaprağımı da düşürdüm. Dondurucu kış geldi beni dağıtmaya. Fırtınalarıyla attı kıyılarımdan denizin dibine.
Son vurgunumu yedim ben. Artık nefes alamıyorum. Yüzeye ulaşamıyorum. Yavaş yavaş batıyorum,kimse farkında değil. Anlatmak istiyorum,haykırmak ama ağzımı açtığım an akciğerlerim parçalanıyor...
Son yaprağı tükendi defterimin,artık yazacak bir yer bulamıyorum. Silmek istiyorum,hatta yırtıp atmak,gücüm yetmiyor.
Son gözyaşımı akıttım içimdeki nehirden. Artık istesem de ağlayamıyorum. Gülemiyorum da,boş boş bakıyorum boşluğa...
Son şansımı da tükettim ben kendime tanıdığım,artık eskisi gibi olamıyorum. Bakanlar beni göremiyorlar,içim kanıyor ama kimse anlamıyor...
Son kez konuştum artık,ağzımı açınca söyleyecek kelime bulamıyorum. Sessizliğimle konuşuyorum yalnız,o da
benim kadar yalnız...
Son uykuma dalacağım ben sanki,rüyalarım korkutuyor beni benden... İçimi deşecekler diye korkuyorum,suretini görmekten korkuyorum zihnimde.
Son umudumu da yitirdim ben,artık kalbimin sesini duyamıyorum...

7/26/2011

Bir Kız Varmış,Yazar,Yazar,Yazarmış...

  Nasıl başlayabilirim bilmiyorum,bir yazıya başlamakta,duygularımı karşımdaki insana aktarmakta olduğu kadar başarısızım. Tıpkı kar taneleri gibi düşmeli sözcüklerim,yavaş ve zarifçe,boğazımda düğümlenmemeli. Ne kadar zaman oldu bilmiyorum yazmayalı,belki birkaç ay… Nasıl dayanmışım,sanki bu birkaç ayı hatırlayamıyorum. Öyle hızlı,kayıp gider gibi geçti ki zaman,farkına bile varamadım uzaklaştığımın. Şimdi,yalnız kalıp kendimi dinleyebildiğim gecelerin en nadirinde belki de,en sevdiğim kalemimle ve soğuk olduğu kadar mağrur kağıtların eşliğinde olmasa da,bir şekilde yazabiliyorum. Ama yazıyorum ya,yeter.
  
  Duyguları tadına vararak yaşamayı seçenlerdenim sanırım. Zamanı boşa harcamayı sevmeyenlerden… Hayallerimin peşinden koşmayı tercih ettim. Belki yetmeyecekler bazı şeylere,belki yarım bırakacaklar,nasılsa yarım kalmaya alıştım. Ama beni mutlu edecek,hayata tutunmamı sağlayacaklar. Kaybetmekten korkmayacağım çünkü kendi isteğimle bir yola başlamış olacağım. Vazgeçirmek isteyenler öyle çok ki,ama bu benim yolum,başkalarının değil,benim isteklerim,arzularım ile şekillenmeli. Sadece yaşamak için değil,dopdolu yaşamak için… Kendi ellerimle yarattığım bir yol olmalı bu,gözyaşlarım ve sevinçlerimle yönünü bulmalı. Zaten yaratmış olduğum dünyamda bana rehber olup mutlu etmeli.
  

  Kabul ediyorum,insanlara çabuk inanıyorum. Biliyorum ki tecrübesizliğimden. Biliyorum ki yaşamın acımasızlığından. Tıpkı bir labirent gibi,doğru yolu bulmak için kaybolman gerek. Şimdiye kadar çok kez kayboldum,ve biliyorum ki daha çok kez kaybolacağım çünkü labirentlerin en büyüğündeyim… Ama bir şekilde ilerliyorum. Ya bir de şey var,ben hep kendim oldum.Ne bileyim,başarısızlıklarım,hayal kırıklıklarım falan çok oldu. Ama kişiliğimden hiç ödün vermedim diyebiliyorum.  Bu da bir başarı sayılır işte. Neyse çok da uzatmak istemiyorum daha ilk yazıdan. Sadece biraz yazmak istedim,ortaya çıkanlar bunlar…